Bütçedeki Yeni Kara Delik KGF mi? – KGF (Kredi Garanti Fonu) Bir “Sosyal” Transfer Aracına Dönüşebilir

Son dönemde Kredi Garanti Fonu (KGF) adından sıklıkla söz ettirir oldu. İş dünyasının ekonomi ve finans sohbetlerinin değişmez konularından birisi KGF. Aslında 1991 yılında kurulmuş olan bu kuruluş belki ancak son bir yıldır tüm iş alemince tanınır oldu. Bu şöhret, kuşkusuz yaratılan büyüklüğe, bu büyüklüğün ekonomik, sosyal ve hatta politik doğrudan ve dolaylı etkilerine bakıldığında hiç de anlamsız değil. Kuruluşunun ardından uzun yıllar gerek ülkemizin finansal kesiminin büyüklüğünün içerisinde gerekse de kamu otoritesinin mali verileri içerisinde “önemsiz” sayılabilecek ölçekte çalışan kurum, son bir yılda ise tamamıyla farklı bir konuma ulaşmıştır. Öyle ki artık, yurt içinde faiz oranlarındaki hiç de küçük sayılmayacak değişimlerin nedeni olarak dahi gösterilebilmektedir. Bunun oldukça büyük ve önemli bir etki olduğunu kabul etmek gerekir.

 

Peki, Kredi Garanti Fonu kendini nasıl bu noktaya taşıdı?

Esasında temel çerçevedeki kuruluş amacını yani, işletmelere kredi temin etmeleri için sağladığı kefalet tutarını büyüttü. Ancak bunu birçok mekanizmayı köklü bir biçimde değiştirerek yaptı. Bunları irdeleyeceğiz. Yaratılan büyüklüğe bakıldığında Kredi Garanti Fonu 180 Milyar TL tutarında kefalet hacmine ulaşmış, bu kefalete dayanarak da Finansal Kesim 200 Milyar TL seviyesinde bir kredi kullandırmış gözüküyor. Şüphesiz, bankacılık sektörümüzün kredi hacminin %10’una ulaşılabilmiş olması çok büyük bir etki. Başka bir ifadeyle Türk Bankacılık Sektörünün kullandırmış olduğu her 100 TL kredinin 10 TL’sinin teminatını Kredi Garanti Fonu kefaleti oluşturur hale geldi. Bankacılık mevzuatı gereğince Kredi Garanti Fonu yüksek kalitede bir teminat olarak sayıldığı için bunun karşılığında sermaye tutma yükümlülüğü de diğer teminat yapısındaki kredilere nazaran daha düşük. Bunun böyle olması, Bankacılık sektörünün, özkaynaklarını artırma gereği olmadan bu kadar krediyi verebilme yetisini ortaya koyuyor. Özkaynaklar artmasa da kaynak tarafında bir giriş olması, bu girişin de temel olarak mevduat bacağında sağlanması gerektiği bu nedenle de kredi büyümesi ölçüsünde art(a)mayan mevduat hacminin mevduat faizlerinde yukarı yönlü bir baskı yapması ayrıca ele alınması gereken bir olgu. Bu olguyu bir yana bırakacak olursak sermaye yeterlilik oranında bir değişim yaşanmadan bankacılık sektörünün piyasaya ilave kredi sağlayabilmiş olması madalyonun bir tarafındaki güzel hikaye.

Gelelim madalyonun can sıkıcı olan diğer tarafına. KGF’nin son bir yıldaki dramatik büyümesini kefalet mekanizmalarını köklü bir şekilde değiştirmek suretiyle gerçekleştirmiş olduğunu söyledik. Bu reform sayılabilecek değişiklikleri saymadan önce bizim KGF’mizin ve dünyadaki benzer kredi kefalet kuruluşlarının kuruluş amaçlarının ve ana misyonlarının ne olduğuna ve ne olması gerektiğine bakmak gerekir.

Bu tip kredi kefalet kuruluşlarının oluşturulmasındaki temel amaç; yeterli ölçeğe ulaşamamış veya daha küçük ölçekte optimal büyüklüğünü yakalamış; kredi kaynaklarına ulaşması durumunda gerek yeterli oranda öz sermaye oluşturamaması gerekse de kurumsallaşma anlamında istenilen seviyede olmaması gibi çeşitli nedenlerle ulaştığı kredi kaynağını kullanmak için yeterli tutar ve nitelikte teminat veremeyen firmaların bu teminat yetersizliği sorununu gidermek olmalıdır. Şüphesiz, bu kefalet mekanizması piyasa ekonomisinin dişlilerinin ezip geçtiği küçük ve orta ölçekli işletmelerin sağlıklı ve sürdürülebilir bir faaliyet döngüsü yakalayabilmeleri için çok yerindedir. Bunu yaparken de kaynakların sınırsızca çarçur edilmemesi için kredi kefalet kuruluşunun belirli büyüklükte bir özkaynağının olması gerekir. Zira kefalet verilen firmanın kredi taahhüdünü yerine getirememesi durumunda finans kuruluşu kredi kefalet kuruluşuna dönecek ve kredi tutarının tazminini isteyecektir. Bu özkaynak üç şekilde tesis edilebilir.

1) Kamu Otoritesi merkezi bütçeden ödenek ayırmak suretiyle ya tek seferlik ya da her yıl düzenli olarak kredi kefalet kuruluşuna sermaye oluşturmak amacıyla transfer yapabilir.

2) Kredi kefalet kuruluşunun ortakları finansal kuruluşlar ve odalar gibi tüzel kişilikler ise devlet desteğinin yanında bu ortaklar da sermaye koyabilirler.

3) Kredi kefalet kuruluşu kefalet hizmetini bir ücret karşılığında verebilir, böylelikle toplanan ücretler özkaynak niteliğinde birikir. Böylelikle default maliyeti kefalet hizmetinden yararlanan firmalarca bölüşülmüş olur.

Kanaatimizce piyasa işleyişi açısından özkaynak oluşturulması için bu yöntemlerden birisinin veya birkaçının bir arada kullanılması doğru olanıdır.

Ülkemizde Kredi Garanti Fonu ise son dönem içerisinde tamamiyle radikal bir yöntem izleyerek özkaynak oluşturmadan doğrudan Kamu Otoritesinin (Devlet Hazinesinin) garantisini kullanmak suretiyle dramatik bir büyüme yakalamıştır. Başka bir ifadeyle kredilerin ödenmemesi durumunda belirli koşulların sağlanması durumunda doğrudan merkezi bütçeye başvurulmaktadır. Bu şekilde özkaynak sorunu bypass edildikten sonra KGF ölçek ayrımını da kaldırmış, sadece küçük ve orta ölçekli işletmelere değil tüm ölçeklerde faaliyet gösteren firmalara da kefalet verir olmuştur. Bu şekilde KGF olması gereken kuruluş amacından sapmış olmaktadır. Kefalet mekanizması artık, teminat oluşturmakta zorlanan küçük ve orta ölçekli firmaları hedef alır değil; finansal kuruluşların tabi oldukları mevzuatları gereği KGF kefaletli kredilerde daha düşük sermaye ayırmak zorunda olmaları göz önüne alınarak piyasaya ilave kredi arzı yapabilmelerini amaçlar olmuştur. Bu amacın da çok ciddi sakıncaları bulunmaktadır.

 

Şöyle ki;

Bu noktada Kredi Garanti Fonu kredi karar mekanizmasını finansal kuruluşlara bırakmış, emniyet supabı olarak da kredi kuruluşu bazında %7’lik bir tazmin sınırı getirmiştir. Daha açık ifade etmek gerekirse, A Bankasının KGF kefaleti ile kullandırdığı kredilerden krediyi kullanan firmalar tarafından ödenmeyen bölümünün %7’si KGF sorumluluğunda olacak, bunun üzerindeki krediler ise tamamiyle A bankasının zararı olacaktır. Kredi kararını verecek olan Bankaya %7’lik bir kredi takip eşiği konulmuş ve kredi kararında basiretli davranması amaçlanmıştır. Piyasanın normal işlediği dönemlerde Bankacılık Sektörümüzün genelinin takip oranının %3’ler seviyesinde olduğu göz önüne alındığında bu eşiğin yüksek olduğu düşünülmektedir. Elbette, kredi genişlemesini arzulayan kefalet mekanizması açısından arzulanan kredi hacminin yakalanabilmesi için bu oranın %7’ler seviyesinde belirlenmiş olması açıklanabilir bir olgudur. Ancak burada gözden kaçan husus; makul ve rasyonel davranacak kredi kuruluşunun, Kredi Garanti Fonu kefaleti ile kredi vermenin diğer teminatlar ile kredi vermekten daha ucuz olduğunu görerek, kredi tahsis kriterlerini esneterek, bilinçli olarak olması bile de facto olarak %7’lik kredi takip oranını hedefleyeceğidir. Başka bir deyişle, normal piyasa koşullarında %3 kredi takip oranı olan Banka belirli sürenin sonunda kaçınılmaz olarak bu tip kredilerde %7’lik kredi takip oranına yakınsayacaktır.

Ülkemizin finansal geçmişini biraz araştırdığımız zaman aslında kredi değerlendirmesinde buna benzer bir bilinçli bozulmaya rastlayabiliyoruz. Hatırlanacak olursa, kredi kartı faiz oranlarının serbestçe belirlendiği kamu otoritesi tarafından bir sınır getirilmediği dönemlerde bankalar, basit bir matematiksel hesap ile takip maliyetini çıkaracak faiz oranını hesaplayarak kredi tahsis kriterlerini neredeyse yok denilecek seviyeye çekmiş idi. Oldukça düz bir mantık ile “hiçbir kontrol yapmadan verdiğim kredilerin 10’da 1’i batarsa, bu 1 birimlik maliyeti diğer 9 birimin üzerine faiz olarak eklerim.” Şeklinde çalışan bu mekanizma bir noktada tüm bankaları oldukça yüksek ve neredeyse insanları sömüren bir faiz oranında birleştirmişti. Ekonominin temel yasaları gereği bunun böyle olması kaçınılmazdır.

Son dönemde yaşanan Kredi Garanti Fonu kefaleti ile kullandırılan kredi genişlemesinde de %7’lik kredi takip seviyesine yakın bir zarar oluşacağı beklenebilir. Her ne kadar – ilk bakışta tam tersi düşünülse de – kamusal sermayeli bankalarda, “kredi kefalet mekanizmasının esas amacını ve özünü daha iyi ve doğrudan algılayabilmiş olmaları açısından” kredi tahsis süreçlerinin daha sağlıklı işlediği tahmin edilse de özel sermayeli bankaların tamamiyle rasyonel fayda maksimizasyonu ile yukarıda açıklandığı şekilde kredi tahsis kriterlerini gevşetmiş olmaları kuvvetli bir ihtimaldir. Bu oluşacak sonuç da, özkaynakları, verilen kefaletin büyüklüğü yanında son derece küçük kalan KGF’nin tazmin tutarı ölçüsünde kamunun merkezi bütçesine başvurmasını doğuracaktır. Yapılacak basit bir hesapla da; kefalet büyüklüğünün 180 Milyar TL olduğu göz önüne alındığında yaklaşık olarak 12 Milyar TL’lik bir rakamın bütçe giderlerinden tazmin olacağı beklenebilir. 2017 senesi için merkezi bütçe açığının 50 Milyar TL olarak hedeflendiği düşünüldüğünde bu rakamın bütçe içerisinde ne kadar önemli bir payı oluşturacağı rahatlıkla anlaşılmaktadır. Eğer bu bir seferlik, piyasadaki likidite tıkanıklığını aşmak için verilmiş bir destek olarak düşünülüyorsa – her ne kadar yönteminin çok doğru olmadığını düşünsek de – maliye politikası açısından tutarlı kabul edilebilir. Ancak, piyasada bu kredileri kullanan işletmelerin sözcüsü konumunda bulunan Oda ve Borsaların dile getirdiği gibi kalıcı bir kefalet mekanizması haline gelirse toplumun bir kesiminden başka bir kesimine bir refah aktarımı söz konusu olacaktır.

Kredi kompozisyonu hakkında detaylı bilgi sahibi olmasak da, basında yer alan haberler incelendiğinde, normal koşullarda teminat oluşturmada çok da fazla sıkıntı yaşamayan ve kredi erişimi zor olmayan firmaların da Kredi Garanti Fonu kefaleti ile yüksek tutarlarda kredi kullanmış olduğu anlaşılıyor. Ticaret ve Sanayi Odalarının yöneticileri şimdiden bu imkanın kalıcı hale getirilmesi gerektiği konusunda beyanatlar veriyorlar. Kamu otoritesinin yönettiği ve yönlendirdiği Kredi Kefalet Mekanizması bu şekilde normatif işlevinden uzaklaşacak ve birincil öncelik olarak da kredi genişlemesini hedeflemeye devam edecek olursa kredi maliyetinin sürekli biçimde merkezi devlet bütçesi üzerinde yük oluşturacağı kaçınılmazdır. Bütçenin gelir ve gider yapısına baktığımızda da bu yükün vergi mükelleflerince paylaşılacağı, sözün özü Kredi Garanti Fonu kefaleti ile kullandırılan kredilerin bir bölümünün bir nevi “sosyal transfer” kalemine dönüşeceği kaçınılmazdır.

 

Olması Gereken :

Piyasa ekonomisinin acımasızca işlediği, her geçen gün güçlü olan büyüğün küçüğü ezip yok ettiği sistemde, küçük ve orta ölçekli işletmelerin kredi kaynaklarına ulaşabilmelerini teminen bir kredi kefalet mekanizmasının olması gerektiği şüphesiz kabul edilmelidir. Ancak bu mekanizma, bütçenin öngörülebilirlik ilkesi gereğince önceden kaynakları ayrılarak veya finansman yapısı netleştirilerek işlemelidir. Kredi takip rasyosu eşiği belirterek kefalet mekanizması işletmek başta özel sermayeli bankalar olmak üzere kredi kuruluşlarının kredi tahsis reflekslerini bozmaktadır. Bunun yanında, fon kaynakları nispeten sınırlı olan Bankacılık sektörümüzün kredilerinin hiç de azımsanmayacak kısmını bu kanal ile esnek tahsis kriterleri ile dağıtması serbest piyasanın eşitlik kuralını da bozmaktadır. Daha açık bir anlatım ile krediye erişim imkanı olabilen ve bu krediyi gerek mali gücü gerekse de katma değer yaratma gücü açısından daha fazla “hak eden” firma, kaynakların sorumsuzca tüketilmesi nedeniyle krediye erişim imkanını yitirmiş olacaktır.

You may also like...

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir